Nakîbü’l eşrâf

Osmanlı Devleti'nde de ilk olarak sâdât nikâbeti Sultan Yıldırım Bayezid zamanında Mayıs 1400 tarihinde tesis edilmiştir. İlk Nakîbü’l-eşrâf da Seyyid Ali Nata b. Muhammed olmuştur. Ondan sonra oğlu Seyyid Zeynelabidin babası gibi seyyid ve şeriflere nâzır olmuştur.

Nakîblik, Fatih Sultan Mehmed zamanında bir ara kaldırılmışsa da, II. Bayezid devrinde yeniden oluşturulmuş ve son devirlere kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu tarih görünüş olarak kuruluş tarihidir. Yoksa Osmanlının kuruluşundan itibaren seyyid ve şeriflerin öneminin olmadığı anlamına gelmez. Nakîbü'l-eşrâflık, ilmiye sınıfının en üst seviyesine çıkan seyyidlere veriliyordu. Nakîbü’l-eşrâflar, kadılar gibi belirli bir süre için görevlendirilmiyor, uzun yıllar iş başında kalıyorlardı. Resmi giysileri, konakları ve kendilerine hizmet eden adamlarıyla saygın bir yer tutuyorlardı.

Osmanlı Devleti'nde nakîbü'l-eşrâflar hakkında ilk biyografik eser Ahmet Rıf'at Efendi’nin Devhatü'n Nukabâ adlı eseridir. Bu eser 1500'lü yıllardan itibaren 1800'lü yıllara kadar Nakîbü'l-eşrâf olarak görev yapan toplam 62 kişinin biyografisini vermiştir.

Nakîbü'l-eşrâfın başlıca görevi, İslam peygamberi Muhammed'in soyundan geldiklerine ilişkin ellerinde belgeleri bulunan seyyid ve şeriflere tanınmış olan ayrıcalıkları korumaktı. Nakîbü'l-eşrâflar, eyalet, sancak ve diğer yerleşim birimlerindeki kaymakamlıkları vasıtasıyla bütün seyyid ve şeriflerin isimlerini kapsayan defterleri tutarlardı. Şecere-i Tayyibe denilen bu defterlerde Peygamber soyundan geldiklerini belgeleyenlerin soy kütükleriyle birlikte bulundukları şehir, siyâdet veya şerâfet silsilesi, evladı, ahval ve ahlakı, ikametgâhı, görevi ve durumları kayıtlı idi.

Seyyid ve şeriflerin kanunlara aykırı tutum ve davranışları görüldüğünde veya herhangi bir suç işlediklerinde, İstanbul'da Nakîbü'l-eşrâf, taşralarda ise nakîbü'l-eşrâf kaymakamları tarafından yargılanır, gerekli cezaya çarptırılırlardı. Yöneticiler ve kadılar bu işe karışamazlardı. Halktan ayırt edilmeleri için başlarına yeşil sarık sarmaları mecburi idi.

Nakîbü'l-eşrâf kaymakamları, İstanbul'dan Nakîbü'l-eşrâf'ın sadrazama mektupla sunulmasından sonra atanırlardı. Genellikle bir yıllık süre için atanan nakîbü'l-eşrâf kaymakamlarının atanmaları mektuplarında, doğrudan kaymakam atanan kişiye hitap edilmekte olup, seyyidlerin üzerlerine kaymakam olarak tayin edildikleri bildirildikten sonra, göreve tayin edildikleri tarih yazılır ve daha sonra görecekleri işler açıklanırdı.

Seyyidlerin haklarının korunması, arûsiyye ve tevcihiyye gibi vergilerin aldırılmaması, bunlara hürmet edilmesi, sahte seyyidlik iddiasında bulunanlara müsaade edilmemesi, seyyidlerin tespit edilerek İstanbul'a bildirilmesi ve bunların halktan ayırt edilebilmeleri için yeşil sarık ve cüppe giydirilmesi gibi yapacakları işler açıklandıktan sonra, Nakîbü'l-eşrâf'ın imzası ile tamamlanan atama mektuplarının, Isparta Şer‛iyye siciline kaydedilmesi ile birlikte atama işlemi de tamamlanmış olmaktaydı.

Atanan nakîbü'l-eşrâf kaymakamları, Nakîbü'l-eşrâf’ın sancak merkezlerinde uygun gördüğü kadılardan, müderrislerden, eski nakîbü'l-eşrâf kaymakamlarından veya eşraftan birisi oluyordu.

Seyyid ve şerif oldukları belgelerle ispatlanmış olan bu kişilere toplum tarafından çok büyük saygı, sevgi ve itibar gösterilmiştir. Aynı zamanda devlet de onları vergi verme ve benzeri bütün kamu yükümlülüklerinden muaf tutmuştur. Kendilerinden önceki Türk ve İslâm devletlerindeki yerleşmiş uygulama gibi, Osmanlı Devleti’nde de seyyidler askeri sınıfdan muaf tutulmuştur. Örneğin, 16. yüzyıl'da Hamid Sancağı’nda vergiden muaf olanlar arasında şerifzâde, âl-i Rasul ve seyyidlerin de yer aldığı görülmektedir. Toplam 26 adet olarak sâdât-ı kirâmın vergiden muaf olduğu kayıtlara geçmiştir.

18. yüzyıl'da, nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarının bir kısmı da birtakım yolsuzluk işlerine karışmaktaydılar. Bazı kazalarda, nakîbü’l-eşrâf kaymakamları "harc-ı ma‛kûl", "devriye", "tevcih", "sâdât akçesi", "arûsiyye" isimleriyle tekâlif-i şakka gibi sonradan uydurulan vergiler toplamaya başlamışlardı. 24 Eylül3 Ekim 1759 tarihinde Rumeli ve Anadolu'daki kadılara , nâiblere ve nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarına gönderilen bir fermanda, nakîbü’l-eşrâfların seyyidlerden sorumlu oldukları, uygunsuz hareketlerinde onları yakalamaları, seyyidlik iddialarında bulunanları derhal İstanbul'a göndermeleri, alınan haksız vergilerin hemen iade edilmesi ve bu işlerin takibinde Nakîbü’l-eşrâf Seyyid Mehmed Emin Efendi’nin yetki sahibi olduğu açıklanmıştır. O dönemde, bu gibi haksız yere para tahsil edilmesini yasaklayan Vezir-i Azam [[Mehmed Ragıb Paşa]] 'nın da mektubu mevcuttur.

 Yeniden düştüğümüz yerden kalkmanın biricik yolu da budur : Adalet ilkesine yapışmak, merhametli olmak ve Yezid'in değil Hüseyin'in çağrısına uymak...
“Mallarını Allah yolunda harcayanların misali, yedi başak veren ve her bir başağında yüz tane bulunan tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat(karşılık) verir. Muhakkak ki Allah Vasi’dir, Alim’dir.” (Bakara: 261)   
TEGABUN - 17
İn tukridûllâhe kardan hasenen yudâıfhu lekum ve yagfir lekum, vallâhu şekûrun halîm(halîmun).
Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz, onu size kat kat arttırarak öder ve sizi mağfiret eder. Ve Allah; Şekur'dur (şükredilendir, şükrün karşılığını verendir), Halîm'dir.

İyilik Ve Kötülüklerin Karşılığı

En'am: 160 - Kim bir iyilikle gelirse onun için on katı vardır. Kim de bir kötülükle gelirse ancak onun misliyle cezalandırılır. Onlar (orada asla) zulmedilmezler. Allah (c.c) daha önceki ayetlerde imanın temellerini ve bütün peygamberlere verilen on vasiyeti bildirmişti. Bir önceki ayette ise dinlerini parça parça eden ve gruplaşan kimseler hakkında haber vermişti. Bu ayette ise; ister iyi, ister kötü olsun, yapılan her amele karşılık mükafat veya ceza verileceğini haber vermektedir. “Kim bir iyilikle gelirse onun için on katı vardır.” Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor: “Her kim Allah’a gereği gibi iman eder ve onu bozacak bir amel işlemeksizin iyilik yaparsa, Allah’ın huzuruna geldiği ahiret gününde bu iyi ameline karşılık on misli mükafat alacaktır.” Allah (c.c), bu ayette yapılan bir iyiliğin karşılığında on misli vereceğini bildirmiştir. Fakat iyilik yapanın ihlas ve durumuna göre bu mükafat yediyüz ya da daha fazla da olabilir. Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak başka ayetlerde şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a karz-ı hasen olarak borç verirse, muhakkak Allah, bunun karşılığını kat kat verecektir.” (Bakara: 245) “Mallarını Allah yolunda harcayanların misali, yedi başak veren ve her bir başağında yüz tane bulunan tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat(karşılık) verir. Muhakkak ki Allah Vasi’dir, Alim’dir.” (Bakara: 261)    “Eğer Allah’a karzı hasen olarak güzel bir şekilde borç verirseniz, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Şüphesiz ki Allah Şekur’dur, Halim’dir.” (Tegabun: 17) Hasene yapmaya niyet ettiği halde yapamayan kişiye gelince... Bir kişi, bir iyilik yapmaya niyet eder ancak imkanı olmadığı için niyet ettiği ameli gerçekleştiremezse, Allah (c.c) ona, iyilik yapmış gibi bir hasene yazar. Fakat iyilik yapmaya niyet eden kişi, bu ameli işleme imkanı varken işlemezse, ona hiçbir hasene yazılmaz. “Kim de bir kötülükle gelirse ancak onun misliyle cezalandırılır.” Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor: “Her kim de bir kötülük işler ve günahından tevbe etmeksizin Allah’a kavuşursa, Allah, ahiret gününde onu işlediği günahın miktarınca cezalandıracaktır. İşte bu, Allah’ın kullarına karşı olan adaletidir.” İbni Abbas (r.a)’dan Rasulullah (s.a.s)’ın, bir kudsi hadisi naklederek şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Aziz ve yüce olan rabbiniz merhametlidir. Sizden iyilik yapmaya niyet eden bir kimse, sonra onu yapmazsa Allah (c.c) onun için bir iyilik sevabı yazar. Şayet niyet ettiği bu iyiliği yaparsa on mislinden 700 misline kadar karşılık yazar. Bir kötülüğü yapmaya niyet eden kimse, sonra (vazgeçip) bunu  yapmazsa, Allah (c.c) ona bir hasene sevabı yazar. Eğer bu kötülüğü yaparsa, kötülüğünün miktarınca ceza yazar veya onu siler.”  (Buhari, Müslim, Ahmed, Nesei)
“Kendini beğenmişlik başa belalar getirir” diyor Mevlana. ...

Tavus kuşunun kuyruk ve kanadı kendinin düşmanıdır. Bir çok hükümdarı kuvvet ve şevketi öldürmüştür.                                 (Şerh-i Mesnevi,c.1,s.176)

İzleyebilirsiniz...
  TASAVVUF

Telli Turnam Selam Götür

..........

Yâ Vedûd - Ey Seven ve Sevilen

 Ahmed Muhammed Mustafa Aleyhisselâm
 Ehl-i Beyt
Hz. Peygamberin beşerî ve ahlâki vasıflarının yazıyla anlatılma şekli olan hilyenin, bugün de en çok kullanılan formu, ilk defa Hafız Osman tarafından geliştirilmiştir.18 Başmakam denilen kısımda "Besmele", göbek kısmında genellikle Hz. Ali rivayeti olan metin; bu kısmın dört köşesinde Hulefâ-i râşidîn (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) isimleri; göbek kısmının hemen altında Hz. Peygamberle ilgili bir âyet, alt kısımda da göbekte yazılı metnin devamı bulunacak şekilde tasarlanan bu hilye formu, bugünkü bilgilerimize göre ilk defa Hafız Osman tarafından tasarlanmıştır.
"Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin (r.a
Yeniden düştüğümüz yerden kalkmanın biricik yolu da budur : Adalet ilkesine yapışmak, merhametli olmak ve Yezid'in değil Hüseyin'in çağrısına uymak...
Kerbela'da şehitlerin şahı Hüseyin dışında Hz. Ali'nin dört evladı daha şehid olmuştur ve üçünün adı şöyledir : Ebubekir, Ömer, Osman.
Ali, Allah'ın sonsuz ve mutlak isimlerinden bir isimdir. Manası yüce demektir. Ali, yücedir, Yüceler Yücesi'nden alır yüceliğini. Ali bizim şahımızdır. Şah, sultandır. Ali, velayet sultanıdır. Ali'ye en çok yakışan sıfat veli'dir. Veli, dost demektir, Asıl Dost'a yakın olmaktır. Ali, yücedir, manevi kişiliğiyle semaya yükselmiş, Rahman isminin arşı kuşatan bulutuna girmiş, bir adalet ve merhamet yağmuruna dönüşmüştür. Ali ile Fatıma, dünyanın en yoksul ailesidir. El-Hüseyni'nin dediği gibi, 'fakirlik insanı Allah'a ulaştıran en güzel yoldur' Ali bu yolun şahıdır. 'Allah'ı gördün mü? O görünür mü?' diye sorulduğunda, 'ben görmediğime inanmam' diyen bir sultandır Ali. Bu ihsan düzeyidir. O'nun çağımızdaki büyük varisi Bediüzzaman bunu, 'gayb perdesi açılsa yakinim ziyadeleşmez' şeklinde aktarır.
Ali, Yücelerden de Yüce Olan'ın Gayret kubbesinde gizlenmiş büyük abdallardandır. Abdal, bedel'den gelir. Allah kamil insanı yaratır ve dünyayı temsil yükünü ona verir. Görevi bitip, ömrü sona erdiğinde yerine başka bir yetkin insanı yaratarakonunla değiştirir, bedel yapar.
Ali, Meryem makamının en büyük varisi ve 'kevser'i olan Fatıma'nın yareni, sevgilisidir. Fatıma, iffetin diğer adı olan Betül'dür, Ali'nin gözünün nurudur. Ali, Fatıma'nın nuru ile görür, Fatıma Ali'nin kulağıyla işitir.
Fatıma cemale yürüdükten sonra evlenir ve aynı zamanda Ömer'in damadıdır Ali.
Hz. Ali, yoksulluğun, adaletin, irfanın ve barışın/esenliğin sultanıdır.
Bir gün hiç paraları yokken, sadece altı dirhem parası varken ve çocuklarına yemek almaya giderken yolda kavga eden iki insan gördüğü zaman Hz Ali "Niçin kavga ediyorsunuz? Şu alemde Allah'ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?" dediğinde adamlar "Biri diğerinden altı dirhem alacağı için kavga ettiklerini söylediğinde Hz Ali son kuruşuna kadar çıkarıp onlara verdi. Evine geldiğinde eli boş, karıcığı ona baktı ve dedi ki "Ya Ali, hiç mi bir şey almadın?" "Ama ara düzelttim ya Fatma" dedi. Hz Fatma'nın yüzünde derler nurlu bir gülümseme belirdi. Memnundu kocasının bu güzel hareketinden. Daha sonra Hasan'la Hüseyin ağlamaya başladılar açız diye. Yola çıktı Hz Ali bu acı manzaraya dayanamazdı. Yolda bir adama rastladı derler. Elinde besili bir deve "Ya Ali bu deveyi sana satmak isterim, ucuza satacağım." "Param yok" der Hz Ali. "Olsun" der adam. "Bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum.150 dirhem bu deve. Al sonra ödersin." Alır Hz Ali 150'ye o deveyi. Yolda giderken başka adama rastlar. O adam, "Ya Ali" der, "Ne güzel bir deve bu. Ben bunu 300'e alayım ne olursun reddetme beni." Hz Ali "ama ben bunu 150'ye aldım" der. "Olsun, ben çok beğendim bunu" der. Ve 300'e alınca evine pek çok yiyecek getirdikten sonra Peygamber'in huzuruna çıkar. Sevgilisinin huzuruna, sevgilisinin hakikatinin yanına. Peygamber güler, "gel" der, "şu deve hikayesini anlat ya Ali". Anlatınca da der ki: "Sen ki ara düzelttin. Allah Cebrail'i ile sana deveyi sattı. Mikail'i ile de satın aldı. Her kim ki ara yapar, birleştirir, düzeltir, ikilikten insanları kurtarırsa o bendendir ya Ali." İşte böyle bir babanın evlatları, böyle bir babanın evladı ikilik çıkarır mı? Onların ikisinin de bütün hakikatleri sadece birlik ve tevhit içindi.
Cemalnur Sargut hanımefendi, Hz. Ali'nin ve Beyt Ehli'nin bu sırrını, mürşidi Kenan Rıfai'den naklen ne güzel anlatır :
Hz İbrahim de Beyt Ehlidir, Hz İsmail, belki de Hz Adem'den başlamış bir şeydir Ehl-i Beyt. Allah'ın Kabe'sini, Beyt'ini yapmak, onlarla başlamadı mı? Beyt Ehli'nin en güzeli olan Hz Ali Peygamber'le birlikte o yüce Kabe'nin içinde putları kırarken Peygamber Efendimizin o mübarek boyu ise putları kırmaya yeterken, bastonu da elindeyken Hz Ali'yi omzuna almak istemişti. Hz Ali'nin sapsarı bir yüzle "edep ederim, nasıl çıkarım ki o omuza" deyişi Hz Peygamber'in "el emri fevkal edep, benim emrim senin edebinden üstündür" hitabı ve Hz Ali'yi omuzuna alarak putları kırdırışı, ömrü boyunca Ali makamındaki çeşitli sultanların bu aleme gelerek Peygamber'in manasının omuzunda içimizdeki putları kırdığının delili değil midir? Asıl Yezit içimizdedir. Tarihteki Yezit, nefs-i emaremizin mücessem halidir. Yezit her isteğini almaya alışmış, Hüseyin Allah'ın her istediği şeyi vermeyi kabullenmiştir. Aradaki fark budur. Ruh verici, maalesef nefis alıcıdır. Görünüşte nefis ruha hakim gibi görünse de bu mana sonsuza kadar ruhun nefis üzerindeki tecellisinin anlatımıdır. Kenan er-Rifai devrinde  Muharrem'in 10. gününde tekkelerde 10. gün merasimleri yapılırmış, herkes ağlayarak Fuzuli'nin, o yüce sultanın, Hz Hüseyin'in ayak ucunda yatmayı isteyen ve ona doğmadan güneş üzerimde doğmasın diye yalvaran o yüce sultanın Hakikat-i Süeda (Saadete Ermişlerin Bahçesi) adlı kitabını okurlarmış. Fakat bir gün dışarıda bir simitçi dışarıya çıkan bir adama rastlamış. Adam kibirli bir tavırla simitçiye "içeride ne kadar güzel bir kitap okunuyor, bakın Ehl-i Beyt anılıyor, sen niye buradasın" demiş. Simitçi, "Öyle mi?" demiş. "Evet" demiş adam kibirli bir şekilde. Simitçi "Ya Hüseyin" demiş can vermiş. Hocam derler ki; Hüseyin aşkı, Hüseyin'i sevmek demek nefsini vermek demektir.
İşte bu güzellik içerisinde bu iki sultan, isimlerinin anlamı güzellik olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin büyüdüler ve geliştiler. Sanki tasavvufi irfanın manası Hz Ali ile Hz Fatma'nın evliliğiyle zuhur etmiştir. Onlar her şeyin azını istediler, onlar sırat-ı müstakimi dilediler. Onlar bu konuda bile belki bütün insanlık aleminin çekeceği sıkıntıları yüklendiler. Çok fakirdiler. Bir gün bayram günü kıyafet istedi iki sultan Hz Hasan'la Hüseyin, derler. Derken Cebrail'in bile gözünü yaşartan istekler onun iki tane bembeyaz elbiseyi getirip Peygamber Efendimize hediye etmesiyle neticelendi. Ama çocuklar çok tatmin olmadılar- "Biraz renkli olsaydı" diye ağlamaya başladılar. Peygamber şaşkın, Cebrail'e baktı. Hz. Cebrail derler ki, Hz Peygamber'e "su atın üzerine Efendim, çocuklar hangi rengi istiyorsa o renge bürünsün". Peygamber Efendimiz elbiselerin üzerine biraz su attıklarında Hz. Hasan'ın elbisesi sarıya, Hz Hüseyin'in elbisesi kırmızıya dönüşür. Cebrail ağlamaya başlar. Peygamber şaşkın, sorar; "Çocuklar memnun. Niye ağlıyorsun?" "Efendim bunlar, bu iki renk Hasan'la Hüseyin'in cennetteki köşkleri, manaları ve hakikatleridir." Ve daha sonra Peygamber'e döner, "ne acı ki" der, "Hz Hasan zehirlenerek ve sarı renkte vefat edecek. Hz. Hüseyin al kanlarla öbür aleme yürüyecek". İşte bu iki renk, bu iki tecelli bize çok şey öğretir. Belki celalin rengidir kırmızı. Celalin, hakikatin ortaya çıkışının, Allah'ın ilmiyle tecellisinin, Allah'ın kudret ve kuvvetiyle bu aleme tecellisinin rengidir kırmızı. Risale-i Nur ciltlerinin rengi de buradan gelir, Bediüzzaman gibi sultanların adalet ve merhametten oluşan manevi kişilikleri de.
Efendimiz, gözünün nuru Fatıma ile İslam'ın Zülfikar'ı ve Allah'ın Arslanı'ndan olan bu iki gözbebeğine, 'oğlum' diye hitab ederdi.
Bir gün Hz. Fatıma gelerek Resulallah'a üzgün bir halde : "Hasan'la Hüseyin kaybolmuşlar" diye dert yandığında, Pegamberimiz (sav) : "Korkma, Allah onları korur " buyurdu ama bütün Medine seferber oldu. Sonunda Beni Neccar ahırlığında buldular. İkisi uyuyor orada. Bir melek kanadının birisini onlara döşek, birisini yorgan etmiş. Peygamberimiz uyandırmaya kıyamıyor, bir onu öpüyor, bir bunu öpüyor ta uyanana kadar. Uyandığında her birini bir omzuna aldı. Getiriyorken Hz. Ebubekir,  "Ya Resulallah, hiç değilse birisini biz taşısak? " buyurdu.  "Hayır, ikisini de ben taşıyacağım." Hz Ebubekir dedi: "Ne muhteşem binektir, sizin bineğiniz, Resul-i Ekrem kainatın Efendisi sizi taşıyor." Bu anlamda Hz. Resul (sav) buyurdu :  "Ama onlar da çok muhteşem binenlerdir."
Allah'ın kendilerini temiz kıldığı ve dinin temeli olan adalet ilkesi uğrunda şehitlerinin arasına kattığı ehl-i beytin bu büyük imamlarını sevmek, onların aşkıyla yanmak, onların izini sürmek, bu aziz milleti dünyanın efendisi kılmıştır. Yeniden düştüğümüz yerden kalkmanın biricik yolu da budur : Adalet ilkesine yapışmak, merhametli olmak ve Yezid'in değil Hüseyin'in çağrısına uymak...
  MUHACİR KİMDİR?
  ATATÜRK'ÜN SOY KÜTÜĞÜ
  Mahmud Erol KILIÇ (Prof. Dr.)

İyi ve Kötü Arkadaş

Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hak’la oturanı ara, onunla otur!

Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır; her bilgiden bir lezzet alır. Gülen nar, bahçeyi güldürür; erlerin sohbeti de seni erlerden eder. Katı taş ve mermer bile olsan, sahibine erişirsen cevher olursun. Temizlerin muhabbetini ta canının içine dik! Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme! Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren!

Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hak’la oturanı ara, onunla otur! Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur. Gönlü aydın bir ere kul olmak, padişahların başına taç olmaktan daha iyidir. Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala kalırsın. Dost, yolda arkadır, sığınaktır. İyice bakarsan görürsün ki, yol sevgiliden ibarettir. Dostlara, sevdiklerine ulaşınca da sus, otur! O halkaya kendini yüzük taşı yapmaya kalkışma! “Biz, ben” diye varlığa düşerek  dostu incitme de kimse, düşmanın olmasın! Gönüldaşından ayrı düşen kimse, yüzlerce nağme de çıkarsa (gerçekte) dilsizdir.

Dosta dostun zahmeti ağır gelir mi? Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine benzer. Dostları arayıp onların halini hatırını sormayı, gerekli bil; ister yaya olsun, ister atlı. İyi kişilerle dost olmayan, elbette kötü kişilerin yanında yer alır, onlara komşu olur. Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk kışın işe yarar, baharın değil. Kötü dostla ünsiyet ise, belâya bulaşmaktır. Mademki o geldi, bana uyumak düşer. Herkesin, kendisine muhtaç olduğu ihtiyacı bulunmayan eksiklikten münezzeh Allah’ın zatına and olsun ki, kötü yılan bile kötü arkadaştan yeğdir. Çünkü kötü yılan, insanın yalnız canını alır.

Kötü arkadaş ise insanı cehenneme sürer, orasını adama durak eder. Bilgisiz adam bir müddet seninle gönül arkadaşlığında bulunsa bile, nihayet cahillikten sana bir yara vurur. Tatlı sözlü cahil dostun sözlerine pek kapılma! O sözler, eskimiş, yıllanmış zehre benzer. Kim, (iyi) dostlarla düşer kalkarsa külhanda bile olsa gül bahçesindedir. Düşmanla düşüp kalkan ise gül bahçesinde bile olsa külhandadır. Feryat, adamın kendi cinsinden olmayan dostundan, feryat! Ey ulular, sizinle düşüp kalkacak iyi bir dost arayın!

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi (Mesneviden)

 
Korkar oldum bana "dostum" diyenden...
  Enaniyet
  HER SEÇİM BİR KAYBEDİŞ, HER TERCİH BİR VAZGEÇİŞTİR...
Sufi was sitting on a river bank when he heard someone shout from the opposite side: "Hey how do I get across?" The Sufi shouted back: “You are across!” Sufi nehrin kıyısında oturmuş dinlenirken öteki yakadan bir adam seslenir: “Hey, karşıya nasıl gecerim?” Sufi cevap verir:“Zaten karşıdasın
 
 
Günahlara dalmışsın eğer 'ALLAH' beni görmüyor inancındaysan o zaman 'İMANSIZSIN...'...

Yok gördüğüne inanıyosan o zaman 'CÜRETKÂR' ve 'HAYÂSIZSIN'....

*İmam Gazâlî (k.s)
 
.... Sen kendi şehvetine aşk adını koymuşsun...
Pir olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
 
"Kişinin kendine ettiğini sarhoş edemez, ayyaş edemez, mezar soyan nebbaş edemez. Kişinin kendine ettiğini edemez kişiye hiçbir fani. Tutmazsa gerçek dost elini kendi kendiyle baş edemez."

Hazreti Mevlâna Celaleddin Rûmi (k.s)
Üzerine yazı yazılmış kağıda itibar edilmez.!
SiLgi kağıda yazılmış bir yazıyı nasıl siler?

 
 
 
ђคץคt รเlﻮเ кยllคภ๓ค๔คภ гєรเ๓ ςเz๓є รคภคtเ๔เг. שє เภรคภlคг ๒๏ץlє ๒ยץยгlєг.

Kıssadan Hisse

Geri dön...

Evine dön...

Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!

Bir kral sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der. Dilenci güler ve "Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz." diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır.

...- Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele, ne istiyorsun?

- Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım.

Kral bastırır:

-Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir Kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz.

Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatır:

- Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz? diye sorar. Kral kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder.

Çanak dolup taşmakta ama anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar ama boş kalır.

Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır:

- Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et

- Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin; bir araba istersin. Bir yat. Ev. Eş! Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü eski heyecanını yitirir. Neden?

Çünkü beynin, aklın onları dışlar. Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir. Eş yanında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Yine boşluğa düşer, yeni bir istek bulmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek gerçek bir dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini bulursun. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.

Geri dön...

Evine dön...

Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!

Pâdişâhın husûsî nazarlarına mazhar olmuş bir av köpeği vardı. Avcılıkta mâhir ve usta idi. Pâdişah, ona son derece değer verir ve her ava çıkışında onu mutlaka yanına alırdı. Tasmasını mücevherlerle süslemiş, ayaklarına altın ve gümüşten yapılmış halkalar ve bilezikler taktırmıştı. Sırtı da sırmalı atlas bir çulla kaplıydı.

Bir gün pâdişah, yine onu yanına almış olduğu hâlde saray erkânı ile birlikte ava çıktı. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde vakur bir şekilde ilerleyen sultan, gâyet neşeli idi. Fakat birden bu neşesini kaçıran bir şey gözüne ilişti. Çok sevdiği köpeği, pâdişâhını unutmuş bir vaziyette başka bir şeyle oyalanmaktaydı. Pâdişah, önce mahzûn olarak elindeki ipek ipi çektiyse de köpek direndi; önündeki kemik parçasını kemirmeye devam etti.

Bu hâl karşısında pâdişah, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırdı:
“–Huzûrumda beni unutarak başka bir şeyle meşgûl olmak! Nasıl olur bu?!.” dedi. Son derece üzüldü. Köpeğinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluğu ona çok dokunmuştu. Bir köpek de olsa onu mâzur görüp affetmek içinden gelmedi. O kadar izzet, ihsân ve ikrâma karşı köpeğinin bir anda, hem de bir kemikle kendisini unutması, gönül yaralayıcı ve vefâyı zedeleyici bir tavır olarak aslâ affedilecek bir husus değildi. Gazapla:
“–Yol verin şu edepsize!” dedi.
Köpek, bu hiddetin mânâsını kavradı, ancak iş işten geçmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Öyle ki, etrafındakiler pâdişâha:
“–Sultanım, üzerinde mücevher, altın, gümüş ne varsa alalım da öyle bırakalım!” dediklerinde pâdişah:
“–Hayır! Bırakınız öyle gitsin!” dedi.
Ardından ilâve etti:
“–Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın ve bomboş çöllerde garip, aç ve susuz kalsın; onlara bakarak kaybettiği ikram ve lutufların acısını sürekli yaşasın!..”


Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılarak helâk olup giden vefâsız kimselerin hâlini aksettiren bu kıssa da ne kadar ibretlidir. Bu hâle düşen kimse, sonunda bu fânî takıntıların bomboş olduğunu görür, ama her şey bitmiş olur.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Pâdişahın oğlu eğer babasına karşı hainlik ederse, şunu iyi bil ki, babası onun başını bedeninden ayırıverir. Fakat bir Hintli köle pâdişaha vefâ gösterirse, devlet o köleyi «Çok yaşa!» diye alkışlar.
Köle de ne ki; eğer bir kapının köpeği vefâlı olsa, sahibinin gönlünde o köpeğe karşı yüzlerce râzılık, yüzlerce memnunluk duygusu vardır. Bu yüzden köpeği sever, okşar.”

Vefâsızlık, köpekler için bile bir leke ve ayıp olduğu hâlde, sen nasıl oluyor da insan olarak vefâsızlık gösteriyorsun?

 
NE ARARSAN KENDİNDE ARA

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüste Mekkede Hacda değildir



Sakın bir kimsenin gönlünü yıkma
Gerçek erenlerin sözünden çıkma
Eğer insan isen ölmezsin korkma
Aşığı kurt yemez uçta değildir



Gönül kabesine girmesin hülya
Nefsine hakim ol düşme bed huya
Kirleri arıtan baksana suya
Hep yüzü yerlerde bucda değildir

 

                                    
                                   HACI BEKTAŞ VELİ
  • Herkes dışını süslerken, sen içini,kalbini süsle. Herkes başkasının ayıbını araştırırken,sen kendi ayıplarınla meşgul ol!

AŞK ALLAH ın  İSMİ  HZ .MUHAMMED (sav.) ONUN CİSMİDİR... ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.)

‎"Her varlığı yalnızca Allah'tan ötürü sevmek ve övmek gerektiğini asla unutmamalısın! Allah seni mahlukattan uzaklaştırdığı zaman bil ki sana kendi dostluğunun kapısını açmak istiyordur."

ibn ataullah el iskenderi

/ 3
  1. büyük islam alimi. en önemli eseri hikemdir (bkz: tasavvufi hikmetler). iskenderiyede doğdu. ilk tahsilini de iskenderiyede tamamladı. devrin en önemli alimlerlerinin talebeliğini yaptı. 1275 yılında şeyh ebu'l-abbas mürsî ile tanıştı ve onun sohbetlerine katılmaya başladı. vaaz ve irşadla görevli olarak kahireye gitti. hayatının geri kalan kısmını burada geçirdi ve medrese-i mansuriyede vefat ettiğinde takvimler 1309 yılını gösteriyordu.
    ataullah iskenderi aynı zamanda iskenderânî-sekenderî olarak da anılmıştır. şazelî ve mürsî'den sonra en şazeliye tarikatında üçüncü önemli kişidir. kendisi tam anlamıyla bir mutasavvıftır. bir sufi sözü der ki namazda kur'andan başka bir metin okunmaya izin verilseydi hikem okunurdu.
    hikemden bir kaç tane örnek vermek gerekirse:
    • her soruya cevap veren, her gördüğünden bahseden ve her bildiğini anlatan kimse gördüğünde o şahsın cahil olduğunu anla!.
    • kalb için hiçbir şey, kendisiyle tefekkür meydanlarında girdiği uzlet kadar faydalı değildir. tefekkür kalbin ağyar meydanlarında sevr ve cevelanıdır. o kalbin kandilidir, o gidince artık ışık ve nur yok demektir.
    • kendini bilinmezlik toprağına göm. çünkü gömülmeyen şey bitmez, bitse de ondan hayır gelmez.
    • insanlar sende bulduklarını zannettikleri iyiliklerden dolayı seni methederler. buna karşılık sen de kendi gerçek durumunu bildiğin için nefsini kınamaya devam et.
Kadın cennettir...Kadın annedir.. Kadın ailedir.. Kadın kız çocuğudur... Kadın iffettir...KADIN PEYGAMBERİ DOĞURAN ANADIR...!
Eden Kendisine eder, Yapan bulur ve çeker.. Unutma !.. Kazanmak koca bir ömür ister, Kaybetmeye ise anlık gaflet yeter !..
Hz Mevlana

"Şems-i şita, tâife-i nisa, iltifât-ı nâs, lâ yu'teberu külleha."

Yani; kış güneşine, kadınlar topluluğuna ve insanların iltifâtına itibâr edilmez.”

Neden? Çünkü hepsi de, saman alevi, sabun köpüğü gibi geçici ve aldatıcıdır da ondan...


GEÇER...

Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez hânde-i hurrem de geçer,
Devr-i şâdi de geçer gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.

Bu tecellî-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicrân seli mi?
İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ünun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan.
Niyyet-i hilkâtı bu aşk-ı cihân-arâdan,
Önü yokdan, sonu .oktan, bu kuru da’vâdan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

Ne şerîat, ne tariykat, ne hakiykat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre,
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’ rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsâne-i Adem de geçer.

Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

1943
 
NEYZEN TEVFİK KOLAYLI
Her gönül birtek sevgiliye dönüktür aslında.Lakin kıblesi yanlıştır.Bulduğunu sandığı şey gerçekte aradığı değildir.Kimisi gül yüzlü bir güzele meftun,kimisi bir ceylan bakışlıya mecnundur.Bazısı dünyaya kanmış,bazısı mala mülke aldanmıştır.Oysa her biri aslında bir SEVGİLİ tarafından sınanmıştır.

Hz.Mevlana..
***
 
 
‎-
Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış.

Etrafında bir sürü insan olmasına rağmen, hükümdarın en çok güvendiği ve yegane dostu bir bilge kişi varmış. Bir gün otururlarken, hükümdar bilge kişiye şöyle bir soru sormuş:

... - “ Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun sana danışır ve ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?”

Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerinin içine bakarak şu sözleri söylemiş:

- “ Diyelim ki hükümdarım uçsuz bucaksız kızgın bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?”

- “ Verirdim tabii.”

- “Zaman geçti diyelim ki susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?”

Hükümdar biraz düşünmüş ve ardından “Ölmemek için evet” demiş.

Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:

- “Madem öyle, o zaman düşünmeye gerek yok fazlaca. Çünkü haşmetlim, sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudan ibarettir.”

Zât-ı Hak’ta mahrem-i İrfan olan anlar bizi, İlm-i sırda bahr-i bî-pâyan olan anlar bizi. Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz, Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi.

Mevlana, Şems kaybolduğu için çok ızdırap çekti. Burada çekilen ızdırap bir arkadaşın, bir dostun kaybı değildir, bir öğrencinin öğretmeninin manasını artık seyredemeyeceğinin ızdırabıdır. Uzun süre yemek yemediğini biliyoruz, zaten çok zayıf biriydi. Çok acı bir devre geçirmiş, birkaç sene böyle geçmiş sonra kendini halka adamış. O birkaç sene içinde Zerkubi çıkıyor karşısına, Zerkubi'yi baş köşeye oturtmaya başlıyor, uzun süre O'nun varlığı Mevlana'yı anlatmaya, öğretmeye itiyor. Daha sonra Hüsamettin Çelebi, "Bir kitap yazsanız," diyor. Mesnevi'nin ilk 18 bin beyitini yazıyor.

DİNLE NEYDEN...

mevlana = şems aşkı üzerine........

İki bilinmeyenli bir denklem Mevlana ve şems ilişkisi. Bu ilişkinin gizemi şu sıralar Türk edebiyat dünyasını da sarmış durumda. Peki işin gerçeği ne? ..

Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebrizi'nin ilişkisi, içinde bilinmeyenlerin olduğu, bilinemedikçe de yorumlanan bir ilişki.

Öyle ki dünyayı etkisi altına alan Mevlana'nın 'hocam' diye nitelediği Şems ile ilişkisi son zamanlarda Türk romancılarına da ilham oldu.

Ahmet Ümit, Şems-i Tebrizi'nin ölümünü anlatan bir cinayet romanı yazdı. Elif Şafak, Mevlana ve Şems ilişkisi üzerine bir kitap yazıyor. Ama sanmayın ki Türk edebiyatçıları Mevlana ve Şems ilişkisini yeni keşfediyor, iki mutasavvıfın yaşadıklarına gönderme yapmış en önemli isimlerden biri de Orhan Pamuk.

Edebiyat çevreleri Kara Kitap'ın sufizmle, modern dünyayı birleştiren buluşlarının 'dâhice' olduğunu vurgulamışlardı.

Sadece edebiyatçılar değil, Eyşan Özhim de bir gün 'Şems' karakteri oynamayı çok istediğini söylüyor.

Mevlana 17 Aralık tarihinde, 735. ölüm yıldönümünde düzenlenecek Şeb-i Aruz törenleri ile anılacak. Törenlere günler kalmışken, Şems ile ilişkisinin gerçeğini öğrenmek için bir bilenin kapısını çalalım dedik. Mevlana üzerine çalışmalar yapan, Türkiye'de ve Amerika'da konuyla ilgili sayısız konferans veren, hatta önümüzdeki yıl İstanbul'da ilk kez bir Şems sempozyumuna imza atacak olan Cemalnur Sargut'la ilişkinin gerçeğini konuştuk.

Cemalnur Sargut, aralık 2009'da bir Şems sempozyumu düzenliyor. "Hocasını anlamadan Mevlana'yı anlayamayız," diyen Sargut, sempozyum için dünyaca ünlü 14 Mevlana profesörünü Türkiye'de ağırlayacak.

-Mevlana, Şems'le karşılaşıncaya kadar nasıl biriydi?

-Mevlana maddi ve manevi açıdan son derece bilgili; fizik, kimya, biyoloji, psikoloji konusunda muazzam derinlikte bilgilere sahip biri. Bu arada İslam'ın beklediği fıkıh, astronomi, kelam, Kuran gibi konularda da o dönemin en bilgili kişisi.

Şems'le karşılaşmasaydı da tüm eserleriyle dünyaya tesir edecekti ama Mevlana olmayacaktı.

Allah'ı ilimle bilmek seviyesinde olacaktı ki; bu Hz. Musa'nın seviyesidir. Mevlana, Şems'le karşılaşmasa; Musa olarak kalacaktı, İsalığa geçip, Muhammediliğe tekamül edemeyecekti.

-Peki ya Şems?

-Şems bir derviş, maddi bilimlerden çok, ledün dediğimiz, keşifle elde edilen, yani Allah'ın yarattığı manaların iç yüzünü görerek elde edilen, keşfi bilgiye sahip biriydi. Dolayısıyla Şems, Mevlana'yı ihtiyacı olan bütün bilgileri görme seviyesine ulaştırmak üzere yollanmış gibi. Zira kendi Şeyhi de Şems'i yollarken, "Seni bir Allah sevgilisine göndersem, aradığın her şeyi O'nda bulsan, o zaman O'na başını verir misin?' diyor, yani Şems bilerek geliyor oraya.

-Şems-i Tebrizi, gönderildiği kişinin Mevlana olduğunu nereden biliyor ya da Mevlana beklediği kişinin Şems olduğunu?

-Karşılaştıkları anda Şems'in sorusu çok önemli; "Bende Hak tecellisi var diyen biri mi üstün, yoksa peygamber gibi seni Allah'ım layıkıyla bilemedim, diye kendi aczini, hiçliğini belirten biri mi üstün?" Bu soru şu demek; "Ya Mevlana her şeyi biliyorsun da, ben doydum artık istemiyorum mu dedin? Yoksa doyamıyorum, bana öğret mi diyorsun?" İşte bu soruyla karşılaşınca Mevlana, anlıyor işin hikmetini.

Diyor ki; "Peygamber daha üstün, peygamber daha doyamadı Allah'a, ben de doyamıyorum, gel öğret," diyor.

-Şems, Mevlana'ya ne yapıyor da bu kadar etkiliyor?

-Hz. Şems, Mevlana'ya bütün öğrendiği şeylerin iç yüzünü göstermeye başlıyor. Düşünün ki; senelerce Kafka okumuşsunuz, Kafka'yı çok iyi bildiğinizi sanırsınız, ama bir edebiyat öğretmeni gelir ve Kafka'ya bakmak için size ipuçları verir, bu ipuçlarından sonra tüm Kafka'nın manası size derin bir şekilde açılır. İşte Şems'in Mevlana'ya yaptığı buydu. Mevlana aç ve doymayan bir öğrenciydi. Daha çoğunu isteyen biriydi. Şems ona gösteriyor, açıyor, ipucu veriyor, o ipuçlarından Allah'a varmanın, adeta problem çözmenin, adeta görmeden görür hale geçmenin zevkiyle, Mevlana Şems'e bağlanıyor. O kadar çok bağlanıyor ki, hayatının merkezi haline getiriyor.

Üç sene kadar, gidip gelen bir beraberlikleri var, arada çok dedikodu olduğu için Şems, Şam'a gidiyor, Mevlana çok yalvardığı için dönüyor.

Çünkü daha istiyor Mevlana, bitmemiş, doymamış... Daha öğrenmek ihtiyacı içinde.

-Nasıl dedikodular bunlar?

-İnsanlar Mevlana'ya alışmış, kalabalıklar halinde O'na ihtiyaçları var. O'ndan devamlı bir feyiz almaya çalışıyorlar. Hiç tanımadıkları bir adam geliyor hocalarını alıyor. Şems katiyen kendini açmamış, sadece Mevlana ve oğlu Sultan Veled için açmış. Mevlana "Edepli insan edepsizin sıkıntısına tahammül eden insandır," diyor. Şems o üç senede edepsizlere tahammül ederek Mevlana'yı eğitmiş, geceleri de Sultan Veled'i eğitmiş. Daha sonra Mevlevilik tarikatının nasıl kurulması gerektiğini yazdırarak anlatmış ve öğretmiş. Tarikatın bir anlamda fikir babası ve kurucusu Şems oluyor.

-Mevlana bu arada ne yapıyor?

-Mevlana çok başka bir dünya içinde, Mevlana Allah aşkına dalmış, sema ediyor, şiir söylüyor, konuşuyor, anlatıyor. Onun sistem kuracak hali yok, tamamen dağılmış vaziyette.

-Mevlana'nın çevresindeki insanlar Şems'in varlığından rahatsızlar mı?

-Çok rahatsızlar, kıskanmaya başlıyorlar; "Biz hocamızı göremiyoruz, birisi geldi, hocamız O'na esir oldu, hocamızı göremiyoruz ve hocamızla beraber olamıyoruz, Mevlana devamlı O'nunla olmak istiyor ve öğrencileriyle olmak istemiyor, her şeyi terk ediyor," diyorlar. Şems, Mevlana'nın kitaplarını dağıtıyor, "Bu maddi ilimde bulduklarının hepsini unutacaksın, ben sana işin hakikatini göstereceğim, bu bir birikimdi bana gerekti ama şimdi bunlar bitti," diyor.

Mevlana'nın bu hazırlık dönemi: Kendisinin en bilgili dönemini 'hamdım' diye değerlendirmesi, hocamla 'piştim' diye anlatması ve O'nun gidişiyle 'yandım' diye değerlendirmesi var.

-Şems hep geri planda, peki Mevlana'dan daha mı üstün?

-Nasıl diyebiliriz ki? İkisi de aynadaki görüntüler, aynı mana, aynı tecelli, birbirlerini uyandırmışlar, mesele burada. Böyle bir üç seneleri olmuş, Mevlana, Şems'in gitmeye meyilli olduğunu hissettiği için, Şems'e çok âşık olan, çok kıymetli kızı Kimya Hatun'la evlendirmiş. Ama Şems vazifesini biliyor, Kimya Hatun, Şems'e çok âşık oluyor, bir süre sonra bu aşkla veremden ölüyor, Şems'in gidişi bu ölümden hemen sonraya rastlar.

-Şems-i Tebrizi'nin öldürüldüğü doğru mu? Bu bir cinayet mi?

-Tarihi gerçeğinde bu katiyen bilinmiyor. Bir kan bulunduğu, kuyuya attıkları söyleniyor. Şems'in kanın bulunduğu söylenen yerde, Büyük Mutasavvıf Eva Meyerovitch, ilk defa titreme hissettiğini, Şems'in orada bulunduğunu söyledi. Tarihi hakikat bir sır, kim öldürmüş, öldürtmüş mü, bu kışkırtışta Mevlana'nın oğlu Alaaddin Çelebi'nin parmağı var mı? Çünkü Alaaddin Çelebi'nin babasıyla yakınlığından dolayı Şems'i kıskandığı söyleniyor. Hatta Alaadddin Çelebi'nin Kimya Hatun'a âşık olduğu söyleniyor.

-Şems'in gidişi ya da öldürülüşü Mevlana için çok önemli bir aşama yani...

- Şems biliyordu, "Şu anda benle görüyor, zannediyor ki ben olmazsam göremez, halbuki tüm güzellikler kendi içinde O'nun, kendi güzel, ben aradan vücudumu çekeyim ki; o aynı hakikati kendinde bulsun diye," kendi vücudunu aradan çekişidir bu kayboluş. Bir mürşit bunu mutlaka yapmalıdır. O zaman mürit, mürşide tapar, insana tapmış oluruz.

Mevlana bu noktaya geldi. Bu işin başıdır, fakat tapma derecesine gelmesin diye mürşit kendini aradan çeker. Şems'in yaptığı budur.

Şems, Mevlana'yı yıktı, yok etti, var etti ve bıraktı, gitti. Manevi açıdan Şems'in ortadan kayboluşu ise, Mevlana'nın Şems'in aynasında seyrettiği Allah'ını, artık kendi aynasında görmeye başlaması için şarttı.

-Şems'ten sonrası nasıl geçti Mevlana için?

-Mevlana, Şems kaybolduğu için çok ızdırap çekti. Burada çekilen ızdırap bir arkadaşın, bir dostun kaybı değildir, bir öğrencinin öğretmeninin manasını artık seyredemeyeceğinin ızdırabıdır. Uzun süre yemek yemediğini biliyoruz, zaten çok zayıf biriydi. Çok acı bir devre geçirmiş, birkaç sene böyle geçmiş sonra kendini halka adamış. O birkaç sene içinde Zerkubi çıkıyor karşısına, Zerkubi'yi baş köşeye oturtmaya başlıyor, uzun süre O'nun varlığı Mevlana'yı anlatmaya, öğretmeye itiyor. Daha sonra Hüsamettin Çelebi, "Bir kitap yazsanız," diyor. Mesnevi'nin ilk 18 bin beyitini yazıyor.

-Mevlana ve Şems'in ilişkisini eşcinsellik olarak yorumlayanlar var...

-Aklınız cinsellikteyse böyle bir yakınlığı cinsellikle değerlendirirsiniz.

Böyle öğretmen-öğrenci ilişkisini yaşayan biri olsaydı böyle bir düşünceye tenezzül bile edilmezdi. Ben kimseyi suçlayamam, Mevlana yasaklamıştır suçlamayı. Demek ki böyle düşünenlerin kafası ancak bu kadarına erebiliyor.

Allah böyle düşünenlerin izanını açsın, anlasın. Herkes bu yakınlığı kendi bakış açısıyla değerlendiriyor. Onun için bu kişilere Mesnevi'yi okumalarını tavsiye ediyorum, o zaman akıllarında böyle bir düşünce ya da şüphe kalmaz.

-Mevlana'ya popülist yaklaşımı nasıl yorumluyorsunuz?

-O kadar herkese 'Gel,' demiş ki, herkes geliyor 'O, benim' diyor. İranlısı geliyor, Amerikalısı geliyor 'Benim,' diyor. Tüm sufi görünen kişiler sakalı, bıyığı birbirine karışmış kişiler 'Mevlanacıyım,' diyor.

Sağ olsun Madonna, Mevlana'dan alıntılar yapıyor. Çünkü Mevlana buna izin vermiş. Mesnevi'ye bakıp hayvan hikâyesi gören var, aşk hikâyesi gören var. Batı Mevlana'yı sadece sevmiş, idrak edecek bilgisi ve kapasitesi yok, profesörler hariç, Amerikan ve İngiliz üniversitelerinde tasavvuf konusundaki eğitim bizden çok üstün. Onlar halk olarak aşk şiiri okur gibi okuyorlar manasını idrak etmek yine bize düşüyor. Buda'ya çok saygım var ama o tasavvuf bizimkinin yanında ilkokul seviyesi.

-Bizdeki Mevlana eğitimi ne durumda?

-Bizim okullarımızda disiplinli bir Mevlana eğitimi yok. Çok zorlanarak beş altı senedir bir Mevlana enstitüsü açabildik.

Batıda kürsüleri var üniversitelerde.

İnşallah biz de o seviyeye geleceğiz.

Üniversitelerimizde Mevlana bölümü açılır ve okutulur, dünyaya bakışımız değişir ve belki Papa'yı bile değiştiririz. Papada biliyorsunuz dinler arası diyaloğa hayır diyor, oysa Mevlana herkese 'Gel,' diyor.

Gittin

Buradan bir nice acıyla, özlemle gittin,
sonra yalvardın yakardın amma
eline düşmüştün bir kere kaderin,
ne fayda sevgili, ne fayda.

Her yanda çareler aradın kendine,
olmadık şeyler yaptın her yanda.
Bulamadın bir çare, sonunda gittin,
ne fayda sevgili, ne fayda.

Kucağın güllerle doluydu senin,
ayın öndördü bir yüzün vardı .
Kopup halkasından dostlar meclisinin,
o aşağılık, o bayağı yere sen,
o karıncaların, yılanların yanına
ne oldu, nasıl oldu da gittin?

Nerde hani o cânım sözlerin şimdi?
Nerde hani o sırları çözen akıl?
Nerde hani gül bahçesine giden ayak?
Elimizi tutan el nerde hani?

Hoştun, güzeldin, eşin yoktu senin,
insanları hemen elde ederdin.
Ama kalktın çıktın bir uzun yolculuğa,
insanları yiyen toprağa gittin.

Ağlaya inleye sen gittin ama,
gökler de arkandan durmadı ağladı.
Parça parça etti yüzünü ay.
Gönlüm arkandan kan bağladı.

Şimdi ne edeyim, kime sorayım seni?
İyi insanlar arasında mısın orda?
Yani dostlar meclisinde mi?
Yoksa bir kenarda boynun bükük mü kaldın?

Öyle bir yere gittin ki bu sefer,
izinin tozu bile belli değil.
Ne kadar da kanlıymış gittiğin yol!
 

Mevlana Celaleddin Rumi

"Ey benim seçkin güzelim! Sen gittin, gittin ama sevgin gönülden, hayalin de gözden gitmedi. Ey benim dolaşık yolumun kılavuzu, belki sana rastlarım diye yollarda hep dolaştım durdum..."Mevlana

ALLAH’TIR O  (C.C)

Yeri göğü yaratandır. Alemleri var edendir.. Dünya ve dünya dışında ay, güneş, yıldızlar, galaksiler… Hepsi Allah’ın eseridir. Dünya içinde ve dışında ne kadar varlık varsa Allah yaratmıştır. Allah yönetmektedir.

İnsanlara bazı sebepleri göstererek, ilminden çok cüz’i kısımlarını göstermiş olması, O’nun Merhamet / Rahmet sıfatlarının tecellisidir. Sebeplerle, yeni bilinmeyenlere ulaşan insanlar, bunlara ulaştıkça, Yüce Allah’ı her adımda ta’zimle anmadıkça, ne büyük bir kayıp ve ziyan içerisindedirler.. Yeni yaratılmışları buldukça, şükretmesi, başını secdeye koyması gereken insanoğlu, kerameti kendinden bilip, kendini yüceltip tanrılaştırması veya dışındaki insan varlıkların onu bu yönde değerlendirmesi ne büyük cehalet ve nankörlüktür.. Allah muhafaza buyursun..

Şu uzayın derinliği nerede bitiyor acaba?! Ona baktıkça Allah’ı göremeyen akla veyl…

Uzay boşluğunda bulunan milarlarca, triliyonlarca yıldız, gezegen, güneş sistemi, bunların hareketleri bir şeyi haykırıyor: ALLAH! (Celle Celâlehu)  Allah, buralarda ne kadar doku, toprak, ateş, taş.. Canlı ve cansız varlıkların hepsini yoktan var etmiş ve bütün bunlara egemendir..

Uzağa gitmeden Dünya’mıza bakalım:

İnsan gibi bir mükemmel varlığın yaratılışındaki ölçü, estetik, güzellik, Allah’ın eseridir.

İnsanların tamamının farklı yaratılması, parmak izi, göz yapısı vb. yönlerden tekrarsız olan insan soyunu yaratan Allah’tır. Göz dokusu, diğer genlerin dışında yaratılmıştır. Yani sanki dışarıdan konulmuş gibi.. Doku vücudun diğer yapı taşlarına göre farklı.. Bunu yapan büyük güç Allah’tır..

Tüm insanların ve ve hayvanların kalp atışlarının sesini ve sayısını bilen ve yaratan O.. (c.c)

Tüm insan ve diğer canlıların bedenindeki kıl adedinden, aldığı ve alacağı nefesin sayısını yaratan ve bilen bir tek ve yüce Allah’tır!

Ana rahminde binlerce hücre içinden, bir tanesinini seçip döllendiren; ona bir süre sonra can veren harekete geçiren yaratıcı yüce Allah’tır.(c.c)

İç organları, dış organları, mükemmel şekilde yaratıp dizayn eden, yerleştiren, bir ALLAH’tır.

Duyguları, düşünceleri, aklı, fikri veren, neslin devamı için karşı cinslere çekim gücü veren ve yaratan Allah.

Bir kuşun ömür boyu kaç adet kanat çırpacağını, ne kadar yiyecek  yiyeceğini bilen ve takdir eden yüce ALLAH’TIR!

İnsanlar başta olmak üzere, her canlının rızkını veren bunu TEAHHÜT EDEN yüce ALLAH’TIR.

Yarattığı bir söğüt ağacının, kaç dalı yaprağı… Olacağını takdir eden ve bilen azim olan ALLAH’TIR.

Bir kara karıncanın, gece karanlığında attığı adımı ve o adımın sesini bilen duyan takdir eden Hayy olan Allah’tır…

Suları akıtan, onlara yön veren, kaldırma gücünü yaratıp üzerinde dağlar gibi gemileri gezdiren sınırsız güç ALLAH’TIR.

Sularda yüzen canlıları ve balıkları yaratan, onlara emsalsiz sanatıyla renkler desenler veren evveli ve sonu olmayan ALLAH’TIR.

Suda yüzen balığın, solungaçlarından ne kadar suyun girip çıkacağını ayarlayan;  ölünceye veya avlanıncaya kadar kaç adet solunum yapacağını bilen aziz olan ALLAH’TIR.

Bir ağaca kaç kuşun konacağını, hangi kuşların konacağını ve rızıklanacağını bilen ve yaratan ALLAh’tır. C.C.

Zebradan, zürafaya; geyikten arslana; yılandan ceylana… Nice varlıkları değişik renk ve desenlerde, mükemmel renk ve boyama ile yaratan O’dur. (C.C).

Ateşi ve suyu yaratan, bileşiminde ateş olan suyu ateşi söndürme özelliğiyle yaratan bir, tek ve kaadir olan ALLAH’TIR.

Bulutlara yağmur yükleyen, yüksek dağlara denge görevi veren ve hepsini, alemleri insanın hizmetine sunan Zülcelâli ve’l-İkram olan Allah’tır.(C.C).

Kırlarda kaç çiçek ve kaç türlü çiçek bitireceğini bilen ve irade eden Allah’tır. C.C.

Aldığımız her nefesi lutfeden, ömür boyu kaç adet nefes alacağımızı bilen ve tayin eden Alîm olan ALLAH’tır.. C.C.

İnsanları dünya’ya bilinmekliğini istediği için imtihan için gönderen O’dur. Onlara acıyıp tabir yerindeyse cevap anahtarlarını (Peygamberlerini,  son olarak Resûl-i Ekrem S.A.V.’i ve Kur’an’ı) gönderen Rahman ALLAH’TIR. C.C.

Alemleri emrine verdiği; kendine halife kıldığı insanlara Kur’an ve Sünnet ile ahireti, ölümü, hesabı, cennet ve cehennemi bildiren; kısacık (En fazla 90 yıl) olan dünya hayatına kapılıp ölümü ve ahireti unutmamayı öğütleyen, acıyan, uyaran, duyuran Rabbü’l-Alemin olan ALLAH’TIR: C.C.

Ey insan teknoloji ve bilim diyerek bunları tanrı edinerek ölmeyeceğini ve hesaba çekilmeyeceğini mi zannediyorsun?

Ey müslüman, Allah ve ahiret, hesap, mahşer, şaşmaz adalet, hak hukuk ..Deyince sen ne anlıyorsun..? Yoksa karambolde, “hele o gün bir gelsin” gaflet ve dalaletine mi düşüyorsun?  O günden (ölümden) kim kurtulabildi? Var mı böyle bir tek tanıdığın isim? Firavun, Nemrut, Ebu Cehil, Karun,  kendilerini tanrılaştırdılar ama kurtulabildiler mi ölümden?

Peygamberler kurtulabildiler ni?

Son Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) alemlerin yaratılış sebebi olmasına rağmen o da Rabbine yürümedi mi?

Öleceğiz ve dirileceğiz, hesaba çekileceğiz..

Bütün bunları düşünerek, Allah’ın verdiği akıl ve muhakeme gücünü kullanarak, hilesiz, haramsız, garazsız, kibirsiz, hasetsiz, hırs’sız… Olarak, yeniden hayatımızı düzenlemek gerekmez mi?

Allah ve ahiret inancımızı tekrar ciddiyetle sorgulamalı, nerede durduğumuzu, hangi seviyede olduğumuzu soğukkanlı şekilde değerlendirmeliyiz. Bu bizi İslam’ın aydınlık, huzur veren iklimine, oradan da aklımızın hayalimizin ötesinde nimetlerin verileceği CENNETLERE götürür.. Rabbimiz C.C. böyle va’dediyor.

Aksi ise; hiç ölmeyecekmiş hissiyle, para, şöhret, kadınlar, katlar, yatlar, makamlar, mevkiler, ihtişamlı (ama ahiret nimet ve hayatına göre küçücük bir nokta olan) dünya yaşantısı Allah’ı unutturabilir. Ahireti bilimdışı(!) diyerek inkara sürükleyebilir. Bu da insanı sonsuz ve sınırsız; aklın havsalanın almayacağı CEHENNEM azabına sürükler. Allah ve Resûlü haber veriyor..

Elini sobaya  yaklaştırınca yanacağını bilen ey insanoğlu!

Sana verilen bunca nimete, emsalsiz akla, mantığa, iradeye, ruha rağmen bu dünyada taş çatlasa 90 sene kalacağına göre, (Allahü Alem) boşuna mı yaşayıp yaratıldığını sanıyorsun..

İster, maddeye tap, herşey tesadüf de,  üç günlük dünyayı ARAÇ değil de AMAÇ edin.. İnsanlığını ve İslamlığını yitir gir cehenneme tepetaklak..!

İster aklını başına devşir,  Allah ve Resûlüne kulak ver, kendini, insan’lığını ve İslamlığını bul.. Yaşa.. Yaşat.. Dünyayı amaç değil, ahiretin tarlası araç olarak gör.. Var secdeye.. Gir CENNETE…

Allah yolumuzu doğru, salim, salih, daim ve kaim kılsın… Amin…

Selam, saygı ve dualarla..Dualarınızla…

DİNLE
Çünkü; dinlemek, dokunmaktan, tatmaktan, koklamaktan hatta görmekten daha önemli ve daha önceliklidir. Beş duyun ile elde ettiğin bilgilerin hepsinin doğruluğundan emin olamazsın. Algıladıklarını bilgi düzeyine yükseltebilmen için ayrıca çaba harcamak zorundasın. Bu çabanın en azı ve en verimlisi dinleyerek algıladıkların için olacaktır. Göz’ün kapağı vardır, kapanabilir; görevini yapabilmek için ışığa muhtaçtır. Ayrıca hem yön’le hem de açıyla sınırlıdır. Gözün algılayabileceği varlıklar da sınırlıdır. Sadece somut varlıkları, o da gerekli şartlar mevcutsa görebilirsin. Işık yoksa, karanlıktaysan göremezsin. Ama duyabileceklerinde böyle sınırlar yoktur. Somut varlıklardan soyut varlıklara, bu âlemden, ledûnne, ahirete, melekûta, ilhama, işraka, hisse ve akla dair her türlü hadisenin, vakıanın, mefhum ve mânâ’nın bilgisine, bütün bunların ve en önemlisi ‘kendi’nin gerçeğine ancak dinleyerek ulaşabilirsin. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri dinleyenleri muhatab almıştır. Vahye mazhar olanların hepsi “dinleme” hassasına sahip olanlardandır.
Duymak, işitmek yetmez; dinle. Öyle dinle ki, ses ve söz önce bilgi’ye sonra hikmet’e dönüşsün. Koyun kaval dinler gibi değil, ağaç topraktan, yaprak yağmurdan suyu çeker gibi dinle. Kulağın kapağı yok, açman gerekmez; aklını aç, kalbini aç, insafını aç ki dinlemiş olasın.
NEY’DEN
Ney; ses çıkaran aletlerin en ilgi çekici olanıdır. Yapısının basitliğine rağmen, ne öğrenilmesi kolay, ne de çıkarabildiği sesler sıradan veya tekdüzedir. Duyan, dinleyen üzerindeki etkisi ise idrak ve ifade sınırlarının bir hayli ötesindedir.
Ney ile ârif arasında bir çok benzerlik vardır ve bu yüzden ney kâmil insanı simgeler. Ney’in simgelediği insan herhangi bir insan değildir. İrfan sahibi, akıl sahibi insanın ağzından etkili, aşıkâne, anlamlı sözler dökülür. Ney’in sesi de öyledir.
Ney; dümdüz ve dosdoğru bir şekil üzeredir. Kemale ermiş insanların da hâl ve tavırlarında, eda ve üsluplarında hele de sözlerinde hiçbir eğrilik göremezsin. Sesi duyulmadıkça ney; kuru, üstelik içi boş, fazladan bir de üstüne bir takım delikler açılmış herhangi bir çomak veya kamış gibi görülür. Gerçek ârifinde dış görünüşü böyle sıradan bir görünüştür. Her türlü görünüş özelliği ve gösterişten uzak, her türlü kendini görünüşle ifade arzusuna yabancı, süssüz, çalımsız, temiz, duru ve sade.
Kâmil insan, arif, evliya, Allah dostu gibi terimler, ruhunu kemâle erdirmiş, hâli ve fiili ile yücelmiş gerçek insanı ifade eder. İnsan bu dünyaya başıboş kalması için gönderilmiş ve başıboş bırakılmış değildir. Bedeni ile herhangi bir canlıdan farkı olmayan insanı diğer canlılardan üstün kılan, yükselebilmesi, kendi gerçek değerini artırabilmesidir. Canlı anlamına gelen “hayvan” ile “insan” arasındaki fark, ruhunu yüceltebilme, sonsuzluğu hakedebilme kabiliyetidir.
Ney’in içi her şeyden boş, sadece aşk nefesi ile doludur. İrfan sahibi ermiş insanların gönlü de her türlü, şüphe, endişe, vesvese, hırs, riya gibi zararlı duygulardan temizlenmiş, sadece ilahî aşk ile doludur. İşte bu kâmil insanlar, maddeyi aşmış, bilgiyi hikmet ve irfana yükseltmiş olanlardır. Onlar, benliklerini muhabbetullah içinde eritmeyi başarmış olanlardır. Onlar yaratılışın asıl gayesi olan mükemmelleşme, noksanlıklardan kurtulma yoluna girmiş, belirli mesafelere ulaşmış olanlardır.
NELER ANLATIYOR,
Ney’in sesi, dinleyenlerin içindeki aşkı kuvvetlendirir. İrfan sahipleri, bilgiyi hikmet ve irfan derecesine yükseltebilmiş olanların sohbetlerinde de aynı tesir vardır. Arif kişileri dinledikçe içindeki aşkın arttığını, dünya elemlerinden, basit dertlerden kurtulduğunu, adeta hafiflediğini hissedersin. Ney’in sesi dinleyene bir aşk hikayesi anlatır, ney’i dinleyen o yanık seslerin arasından bir aşk macerası hisseder. İrfan sahiplerinin anlattıkları da gerçek aşıkların hâlleridir. Onların sohbetlerinden ötelerin gerçekleri öğrenilir. Ney’in hüneri dış görünüşünde değil, içindedir. İrfan sahiplerinin de asıl üstün özellikleri içlerindedir. Onlar; mevki, makam servet ve maddi güç sahibi değildirler. Onların gücü sıradan insanların sahip olduğu maddî güçlerin ötesinde ve üstündedir. Manevî güç sahibidirler.
Ney, kendi başına hiçbir şey değildir. Bir üstada, kendisinden o güzel seslerin çıkmasını sağlıyacak bir erbab’a muhtaçdır. İnsanında tekamülü de böyledir. İnsan kendi başına kalırsa şeytanın maskarası olur. Yücelmek için bir üstadın elini tutmaya, Onun gösterdiği yol üzere gitmeye muhtaçtır.
Tıpkı ney’in ne olduğu ancak bir üstadın hüneriyle sesi çıkınca belli olduğu gibi, ârif’in irfanı da konuşunca değil, ancak söyledikleri can kulağıyla dinlenince anlaşılabilir. Nasıl, ney’in sesinin kaynağı ney’in kendisi değil, ona üflenen nefesse; hakikî ârifin kelâmı’nın kaynağı da kendisi değil, her nefes irtibat hâlinde bulunduğu hakikî irfan deryasıdır. Zaten o, kendinden geçmiş, kendini aşmış, kendi olmaktan kurtulmuştur. Böylece de hakikat deryasının nurunu, ziyasını ve bereketini çöl karanlıklarına akıtmaya vasıta olmuş, vesile olmuştur.
AYRILIKLARDAN ŞİKAYET EDİYOR
Dünya insanın gurbetidir, asıl vatanı değildir. Ney’in asıl vatanı da koparılıp getirildiği sazlıktır. Sazlıkta yeşil ve canlıydı. Bu dünyada kurudu. İnsan da ruhlar âleminde iken sonsuz lezzetler, manevî hazlar içindeydi. Dahası, mutlak mânada özgürdü. Bu çile ve meşakkat dünyasına gelince o tatlardan mahrum kaldı. Kurudu. Şimdi özgürlüğü özlüyor ama, nasıl bir şey olduğunu bile hatırlamıyor, bilmiyor.
Ney, asıl vatanı olan kamışlıktan kesilip getirildiği için gurbettedir. İrfan sahibi olanlar da bu dünyada ev sahibi değil, gurbet ehli olduklarının bilincinde yaşarlar. Yaşadığı yerin gurbet olduğunu bilen, vatanındaymış gibi yaşayamaz. Onun için sıla özleminden, ayrılık acısından, eza ve cefadan başka hâl; bir gün bu çilenin biteceğini, özlediğine kavuşacağını, aslına rücu edeceğini bilmekten başka da sevinç ve mutluluk yoktur.
Özlemek için sevmek, sevmek için de bilmek lâzımdır. Özleyeni dinle ki, sana neden sevdiğini anlatsın. Neden sevdiğini merak et ki ne olduğunu öğrenesin. Bileni dinle ki senin de belki bir gün bilme ümidin olsun.
Ve nihayet; kendini öğren ki asıl ihtiyacını anlayasın. Dünyada ne kadar gam, kasvet, çile, meşakkat varsa; bunlara ait ne kadar şikâyet varsa hepsinin de bir tek noktadan, işin aslını bilmemekten kaynaklandığını öğrenmekten korkma. Bu noktaya ulaşınca anlayacaksın ki asıl korkulması gereken gerçeğin kendisi değil, ondan habersiz olmaktır. Özgürlük istiyorsan önce ayrılığın anlamını öğren ki özlemenin anlamı olsun.
İşte Mesnevî baştan sona bu ayrılık macerasının hikayesinden ibarettir.

AŞK HER DEM TAZEDİR

 

 

 

 

Tû megû bedân şehbâr nîst
Bâ kerîmân kârhâ-yı düşvâr nîst


Azîz dostlar, eskiden Mesnevi derslerine bu beyit okunarak başlanması âdeti varmış. Beyit, Mesnevi-i Şerifin 219. beytidir. Çok müjdeleyici ve çok ümit verici mânâlar taşıyan bu beyitte şöyle deniyor: O şahın huzuruna çıkmak için bize izin verilmemiştir deme. Çünkü kerîm olanlarla, ikram sahibi olanlarla iş yapıp kâr elde etmek zor değildir.
"Hakk'a ulaşmaya çalışmak boşuna gayrettir. Nasıl olsa ulaşamazsın. İyisi mi yat, tembelliğine bak!" diye insanı devamlı kandırmaya çalışan şeytanın bu aldatmalarına karşı Hazret-i Mevlânâ diyor ki: "İkram sahipleri ile iş yapıp kâr elde etmenin kolaylığını biliyorsun, Allah ise Ekramü'l ekremîn'dir. İkram edicilerin en ikram edicisidir. İkram sahiplerinin en yücesidir. O buyurmadı mı: 'Bana bir adım atana Ben on adım atarım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak gelirim.' Öyleyse huzura çıkmaya izin yoktur ümitsizliğine düşme ve aşkı seç, ki bütün peygamberler de öyle yapmıştır."


Aşk-ı ân bükzin ki cümle enbiya
Yaftent ez aşıkı o kâr u keya


 
Aşk yolunu seç. Bütün peygamberler ve o peygamberlere uyanlar gibi ki ancak ve ancak onun aşkı ile sadece kazanç sahibi, Allah katında makbul olma yüceliği elde edilir.

Aşk zinde der revân u der basar
Her demi bâşed zi gonce tâzeter


Aşk her an ruhta da gözde de tazeliğini korur, hiç eskimez. Aşkın tazeliği gül bahçesindeki goncaların tazeliği gibidir. Beyitte deniyor ya: "der ravan u der basar" "Aşk ruhta da gözde de her an tazeliğini korur." Bundan şu mânâ anlaşılmalı: Göz, ruhun penceresi gibidir. Ruh, göz penceresinden bakar ve bütün yaratılmışlarda yaratıcının güzelliğini ve kudretini seyreder. Sonra döner 'Severim her güzeli senden eserdir.' sözleriyle eserde müessiri, nakışta nakkaşı bulur, görür. Allah her an yeni bir yaratmada ve yeni bir hâlde tecelli etmededir. Sûre-i Rahman'daki "Külle yevmin hüve fı'ş-ş'en" âyeti bu gerçeği bildirmede. İşte bu her an yenilik, Hazret-i Mevlânâ'nın sözünü ettiği her an tazelik demektir. Aşkın gözde tazeliği yaratılmışlar hakkında, ruhta tazeliği ise Yaratıcı hakkındadır. Göz fânidir. Ruh bakîdir. Fânilerin aşkı da fânidir, bakîlerin aşkı da bakîdir.
 

Zanki aşk-ı mürdegân payende nist
Zanki bürde suyima ayende nist.


Ölülerin ve öleceklerin, yani fâni olanların aşkı kalıcı olmaz, çünkü ölü bizim yanımızda olmaz. Farsça'daki 'zinde' kelimesi her ne kadar 'diri' mânâsına gelir ise de bu dirilik lâlettayin, ölünün karşıtı olan dirilik değildir. Hayatiyeti muhafaza etmek mânâsını taşır. Onun için aşkta böyle bir hayatiyet vardır. "Aşkı olmayanlar bizim yanımıza gelemezler." diyor Hazret-i Mevlânâ. Çünkü kalıcılık, beka ancak aşktadır. Neden? "Aşk ehli ölmez/ Yerde çürümez/ Yanmayan bilmez ateş-i aşka." "Biz âşığız, biz ölmeyiz. Çürüyüp toprak olmayız. Karanlıklarda kalmayız. Bize leyi ü nehâr olmaz." "Yunus öldü deyu sâlâ verirler, ölen hayvan imiş âşıklar ölmez."
Seyvid Nesimi, Seyyid Nizâmoğlu ve Koca Yunus'un sözleri bunlar.
Bu büyüklerimizi bu yol göstericilerimiz, bu yol aydınlatıcılarımız hep aynı şeyleri söylüyorlar, bizi uyarmak ve uyandırmak için. Bunlar sizin bilmediğiniz şeyler değil. Beraberliğimize vesile olsun, gerçekliğin tekrarından doğan güzellikleri ve hazları paylaşalım, özellikle de Hazret-i Mevlânâ'nın sözleri ile dillerimizi ve gönüllerimizi süsleyelim diye bunları tekrar ettik.
Mesnevi derslerine, sohbetlerine o beyitle başlandığını arz etmiştik. Her başlangıcın bir sonu vardır. Başlangıçtaki geleneğe uyarak o beyti okuduk ve eski bir geleneği yerine getirdik. Bu eski geleneğin bir başka veçhesi daha var, bir âdet daha var: Mesnevi sohbetleri biterken şu dörtlük okunur:


İnçunîn fermâyed Mevlânâ-yi mâ
Kâşif-i esrâr-hâ-yi Kibriya
İn ne necmest u ne remlest u ne hâb
Vahy-i Hakk vallahu a'lem bi's-savâb


İşte böyle buyurdu bizim Efendimiz Mevlânâ, ki o, Yüceler Yücesi'nin sırlarını bilen ve açıklayandır. O sırların keşfedicisidir. Onun bu sözlerini; astroloji veya fal sözleri yahut uyku hâlinde söylenmiş sözler sanmayınız, öyle değildir. Olsa olsa Hakk'in bir vahyidir, Allah her şeyi en iyi ve en doğru bilendir.İşte, Mesnevî sohbetleri böyle bitirilirdi. Buradaki "Vahy-i Hakk" sözü bazı yanlış anlamalara sebebiyet vermiştir. Vahiy kelimesinin sözlük anlamı 'Allah'tan gelen haber' demek. Özel anlamı ise Allah'ın Cebrail Aleyhisselâm vasıtası ile peygamberlerine gönderdiği, kullarına tebliğ edilmek üzere olan özel haberlerdir. Ve bu anlamı ile, yani özel anlamı ile vahiy bitmiştir, çünkü Hâteme'n-Nebiyyîn Muhammed Mustafa (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusudur. Kur'ân'ın ifadesi ile "Hateme'n-Nebiyyin" nebilerin sonuncusu ve en yücesi ve nebîlik müessesesinin mührü, Ondan sonra peygamber gelmez. Burada bir incelik daha var. Bildiğiniz gibi peygamberlik görevi ile, o yüce görev ile görevlendirilen yüce kişilerin görevi iki türlü izah edilir. İtikat, inanış bakımından hiçbir ayrılık olmamasına rağmen bazılarına 'Nebî' bazılarına 'Resul' denir. Resul, itikatta değil ama amelde ve hükümler bakımından yeni bir tebliğ, emirler zinciri sunan peygambere, Nebî ise daha önceki bir peygamberin tebliğini aynen yineleyen, tekrarlayan peygambere denir. Ancak ve ancak Resul-i Ekrem Efendimiz, hem Hazret-i İbrahim'in dininin hükümlerini tekrarladığı hem de yeni hükümler tebliğ ettiği için ancak Zât-ı Seniyyeleri hem Nebî hem Resûl'dür. Yine aynı şekilde zâtına mahsus olan özelliklerden biri de, burada ikili olmak bakımından arz ediyorum, 'Resülü's-sakaleyn', olmasıdır. Hem insanlara hem cinlere Peygamberdir. Peygamberlik müessesesinin bittiği anlatılan âyette "Hâteme'n Nebiyyîn" denmekle "Artık bundan böyle değil Resul. Nebî bile gelmeyecektir." mânâsı anlaşılmalıdır. Yoksa Nebî gelmez ama Resul gelir diye anlamak, anlamamaktır. Yani vahyin özel mânâsı ile artık kesildiğini kabul etmemek, İslâm hudutları dışına çıkmak demek olur. Ancak sözlük anlamı ile Allah'tan gelen haber mânâsı devam etmektedir. Nasıl şeytanın iğvâsı, kandırması, kalbe vesvese vermesi kıyamete kadar devam edecek ise saf sinelere, parlak kalplere, yüce kişilere Allah'ın ilhamı da aynen devam edecektir. Mesnevî'nin sonunda okunması âdet olunan dörtlükteki ifade "Vahy-i Hakk" yerine "İlham-ı Hakk" olsa idi bu münakaşalar olmazdı. Olmazdı ama Mesnevî'deki ilâhî gerçekler ve Hazret-i Mevlânâ'nın yüceliği de tam mânâsı ile anlatılamamış olurdu. Buradaki Vahy-i Hakk kelimesini İlhâmât-ı Rabbânî, Allah'ın lütfettiği doğuşlar olarak doğru anlamalıyız. Gayrisi yanlıştır, iftiradır. Hazret-i Mevlânâ, Hakk'ın lütfü ile Hakkın hakikatini anlatmıştır Mesnevî-i Şerifinde.
BİR ADAM YARATMAK

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,

 

N.Fazıl Kısakürek

Kuantum Düşünme Nedir?

Japon bilim adamları suyla yaptıkları bir deneyde belirli sonuçlara varmışlardır.Bir miktar suya küfür edilip molekülünün resmi çekilmiş.Daha sonra bir miktar suya seni seviyorum denilerek resmi çekilmiş bu uygulamayı klasik müzik dinletme,metal müzik dinletme.. daha bir çok şekilde devam ettirmişlerdir.Merak edenler Masaru Emoto - Suyun Gizli Mesajı kitabını okuyabilirler.Sonuçlarımı?



Düşünceler Suya bu şekilleri veriyorsa,sizce bize neler yapabilir?

Hastalığın düşünmek olduğunu daha önce anlatmıştım.Bu sorunu farkındalık sayesinde çözdük.Artık düşüncelerin ne kadar önemli olduğunu ağzımızdan çıkan her sözcüğün birşeylere etki ettiğini anladınız.Mesela siz şu anda çok sıkıldım diyorsunuz.radyo dalgaları gibi görünmeyen bir frekansta düşünce yola çıkıyor ve o civardaki diğer insanlara temsa ediyor onlardan başkalarına ve oradan tüm evrene.

Farketmişsinizdir bazen ortama birisi girer ağzını bile açmaz ama neşeniz kaçar.Bazende birisi girer hiç konuşmadan neşeniz yerine gelir.

Ağzınıdan çıkan her kelimeye dikkat etmeye geldik.Ağzınızdan çıkan her kelime evrene yani yaratıcıya kuant olarak yollanır.Bu kuant yaratıcıya ulaşana kadar bir sürü yere değer emilir başkalarına temas eder vs. ve yolladığınız kuant yani isteğin yaratıcıya ulaşması gecikir.Bu gecikmenin sebebi yollanan o isteğinize daha sonra "olmadı" şeklinde olumsuz bir telkin yollamanızdır.Bu kuantı durdurur ve size olumsuz olanını geri gönderir.

Basit düşünelim bir örnekle.Siz diyorsunuzki benim param yok.Durumum iyi değil.Bu bir kuanttır ve evrene gönderilir.Evrende "paran yok" şeklinde bunu algılamaz."parayı istemediğini algılar" ve sana istediğini vermez.Ama sen durumum çok şükür iyi gelirim bana yetiyor derseniz para sıkıntısı çekmezsiniz.Ama siz "ben para sahibi olmayı diliyorum,para sevgidir bende sevgiyim" derseniz zengin olmanız için evren seferberliğe girer ve size bir kuant yolu sunar.Bu dilekleri "kuantum olumlama" kuralları çerçevesinde yollamamız gerekir.Bir yöntemi vardır.Yöntem basittir sadece pozitif cümle kurmak.İlerde örnek olumlamalar koyacağım.

3. cüyü seçtiğimizi varsayalım."ben para sahibi olmayı diliyorum,para sevgidir bende sevgiyim" dedik.Kuant yolumuz hazırlandı.Bir dizi olasılıklar zinciri.Ama sizin herşeyi bu kuant yolunda olan bir adım olarak algılamanız ve hiçbirşekilde olumlamayı bozacak negatif bir düşünceye kapılmamanız gerekir.Farkındalık size bu desteği verecektir.

"ben para sahibi olmayı diliyorum,para sevgidir bende sevgiyim" dedik ve hayatımıza devam ediyoruz.Eğer siz 2 gün sonra "param yok işte araba alamıyorum otobüslere mahkumuz" derseniz kuant kesilir ve ikinci söylediğiniz devreye girer ve paranız olmamaya devam eder.eğer olumsuz bir cümle kuramadan beklerseniz (süresi 1 aydır) 1 ay sonra kuantınız yaratıcıya ulaşır ve o size bir kuant yolu hazırlar (olaylar dizisi) ve isteğinizi çeşitli şekillerde vasıtalarla yerine getirir.

Mesela siz bir iş başvurusunda bulunursunuz ve reddedilirsiniz.Üzülürseniz kuant bozulur.O olayı "ben para sahibi olmayı diliyorum,para sevgidir bende sevgiyim" demiştim demekki bu olay ilerde başıma gelecek daha güzel bir teklifin habercisi demelisiniz.Daha sonra çok alakasız gibi görünsede bir bakmışsınız bir tanıdığınız vasıtasıyla hiç ummadığınız bir yerde işe başladınız ve istediğinizi aldınız.

Artık ağzınızdan çıkan her cümleye dikkat edin.Çünkü her söylediğiniz gerçek oluyor.

"Beklemekte olduğun şey, ancak onu beklemeyi unuttuğunda gerçekleşir.. Bu, evrenin 'Sen bakarken soyunamıyorum' deme şeklidir.."
....